AMD bir sihirbaz edasıyla şapkasından bir tavşan çıkardı. TGDaily'nin iddiasına göre Phenom 9000 ve 8000 serisi işlemcilerde ve 7 serisi yongasetlerinde altı adet "gizli pin" bulunuyor ve bu pinler işlemcinin güneyköprüsü aracılığıyla otomatikman hızaşırtılmasını sağlıyor. Nasıl mı?
Bu sihirbazlık gösterisinin adı SB700 ve SB750 güneyköprüleriyle "ekstra çarpan üretmek". Örneğin eğer eski SB600 güneyköprüsünü üzerinde taşıyan bir anakarta 2.8 GHz hızında çalışan bir Phenom Black Edition (çarpan kilitleri açık) işlemcisi takarsanız işlemci yine 2.8 GHz hızında çalışmasını sürdürüyor. Bununla beraber SB700 güneyköprüsü olan bir anakarta takarsanız işlemci 3.0 GHz hızında çalışmaya başlıyor. Hatta bu işlemciyi gelecekte SB750 güneyköprülü bir anakarta takarsanız hiçbir çaba sarfetmeden 3.2 GHz hızında bir işlemciye sahip olacaksınız. Yalnız asıl görevi anakart üzerindeki G/Ç bileşenlerini denetlemek olan güneyköprülerinin bu işle ne ilgisi var anlamış değiliz.
780G, 790FX ve 790GX yongasetli tüm anakartlar (SB700 ve SB750 bulunduran modeller elbette) teoride bu özelliği destekliyor. Yalnız bu teknolojiyi son kullanıcıya sunup sunmamak AMD'ye kalmış. Söylentilere göre 790GX yongasetinin çıkışıyla beraber AMD bu teknolojiyi serbest bırakacak ve anakart üreticileri ilgili BIOS güncellemelerini sitelerinde yayınlayacaklar.
Eminiz çoğunuz AMD'nin elinde buna benzer gizli bir silah bulunduğuna inanıyordunuz. Bu gizli hızaşırtma özelliği sayesinde Black Edition serisi AMD Phenom işlemciler dört çekirdekli Intel işlemcilerle fiyat/performans bakımından omuz omuza mücadele verebileceklerdir fakat hızaşırtmadan sonra güç tüketimi ve ısınma gibi diğer önemli parametrelerin nasıl değişeceği de önemli. Örneğin ilgili anakartların 140W TDP desteklemesi gerekli olabilir. Zaten AMD yakın zamanlarda 140W ısıl tasarım gücüne (TDP) sahip Phenom işlemci modelleri çıkaracağını önceden duyurmuştu.
Zayıflamak istemenize hatta hiçbirşey yememenize rağmen bir türlü zayıflayamıyor musunuz?
Çok istemenize rağmen zayıflıyamıyor musunuz? O zaman buraya bir göz atmanızda fayda var...
1. Az uyuduğunuz için kilo alıyor olabilirsiniz
Vücut fonksiyonları en hızlı siz dinlenirken çalışır. Yeterince uyumadığınız zaman ortada çıkan stres daha çok yağ depolamanıza neden olabilir. Yorgun olduğunuzda stresinizi kontrol edemezsiniz ve yeme isteği duyabilirsiniz. Dahası bazı insanlar birşeyler yedikleri zaman kolayca uyuyabileceklerini zannederler, bu da her gün tüketilen toplam kaloriye yenilerinin eklenmesine neden olur. Her gece en az 8 saat uyduğunuzdan emin olun. Yatmadan 15 dakika önce nasıl hissettiğinizi anlamaya çalışın. Rahatlayın ve uyumak için doğru zaman olduğunu düşündüğünüzde yatın. Uyku düzeninizi geliştirmek ve daha uyumak için egzersiz yapabilirsiniz.
2. Stres kilo aldırabilir
Günümüzde daha fazla çalışmak ve daha fazla şey elde etmek gibi arzularımız var. Stresin azı hayatımızı iyileştirdiği gibi fazlası zarar verebilir. Günlük stresler metabolizmanın yavaşlamasına, hormonal değişikliklere neden olabilir. Çoğu insan stresli olduğunda birşeyler yer. Tabi ki bu kilo almanıza neden olmak dışında işe yaramaz.
Bunun yerine rahatlama tekniklerini öğrenmek ya da egzersiz yaparak rahatlamaya çalışmanız daha yararlıdır.
3. İlaçlar kilo aldırabilir
Depresyon gibi ruhsal sorunlar için kullandığınız ilaçlar, migren, tansiyon ve diyabet ilaçları kilo alma nedeniniz olabilir. Her ilacın biraz kilo aldırma özelliği vardır, bu nedenle bunu nasıl önleyeceğinizi ya da dengeleyeceğinizi doktorunuzla konuşmalı, gerekirse egzersiz yapmalısınız. Ciddi bir kilo alma sorunu yaşıyorsanız ilaçları kesmeniz gerekebilir.
4. Troid, hipertiroid gibi sorunlar kilo aldırabilir
Hipotiroid gibi tiroid sorunları metabolizmanın yavaşlamasına neden olabilir ve bu nedenle kilo alıyor olabilirsiniz. Böyle bir şeyden şüpheleniyorsanız bir iç hastalıkları uzmanına muayene olarak, tavsiyelerini uygulamalısınız.
5. Menopoz kilo almanıza neden olabilir
İleri yaşlarda menopoz nedeniyle kadınlar daha az aktif hale gelirler. Yaşla beraber metabolizma da yavaşlar. Hormonal değişimler, depresyon ve uykusuzluk gibi sorunlar kilo almaya neden olbailir. Bel çevresinin kalınlaşması metabolizmanın yavaşladığının göstergesi olabilir. Özel egzersizlerle zayıflayabilir, kemik erimesini önleyebilirsiniz.
Bize dayatılan Yaşam Tarzında olmazsa olmazların arasına sokulan Deterjanlar nedir? Çevre ve insan sağlığına getirdiği riskler nelerdir? Bu riskleri enaza indirmek için neler yapılabilir?
Çamaşırda, bulaşıkta, vücut ve çevre temizliğinde yaygın olarak kullanılan bu kimyasallar üzerinde, uzun uzun düşünmek zorunda olduğumuzu hatırlatmak istiyoruz.
Prof.Dr.İsmet Dökmeci’in bu konuda yazmış olduğu bir makalede söyledikleri çok önemli:
“İnsan ve diğer canlıların yaşam ortamı olan su, hava ve toprağın endüstriyel teknolojinin gelişmesine paralel olarak çeşitli sentetik maddeler ve diğer toksik atıklarla hızla kirlenmeye yüz tutması daha şimdiden Dünyanın bir çok yöresini yaşanmaz duruma getirmiştir. Çevreyi koruyucu önlemler almadan gelişi güzel sanayileşen ülkelerde denetimsizlik, düzensiz kentleşme, hızla artan nüfus ya da toplumun eğitimsizliğinden kaynaklanan sorumsuzluk sonucu, sağlıklı yaşamamız için vazgeçilmez bir gereksinim olan doğanın kirlenmesi alabildiğince artmaktadır. Ne gariptir ki insanlar kendilerinin meydana getirdikleri bu manzara karşısında panik içinde çare arayışına girişmekte ve sonuçta faturasını ağır biçimde kendisine ve nesillerine ödetmektedir.” dedikten sonra
“Son dönemlerde kamuoyunda deterjanların doğaya, dolayısıyla insan sağlığına olan zararları merak ve endişeyle tartışılmaktadır. İhmaller ve sorumsuzluklar sonucu ortaya çıktığına inandığımız çevre kirlenmesi sorunu bugünün insanlarının gelecek nesillerine bırakacağı kötü bir mirastır.” Ifadesi ile konunun nesiller boyu önemini vurgulamaktadır.
Deterjanın günlük hayatımıza girişi ile ilgili olarak da:
“Bu asrın başında sabun elde edilmesinde kullanılan yağların kıt bulunması, temizleyici başka maddelerin bulunması için çalışmaların başlamasına neden oldu. Ham petrolden sentetik yolla elde edilen deterjan üretilmesine başlandı. Özellikle II. Dünya Harbi sırasında Avrupa ve Amerika'da yaygın olarak kullanılan sentetik temizleyiciler bulaşıcı hastalıkalrın yayılmasının önlenmesinde ve temizlik işlerinde büyük kolaylıklar sağlamıştır. Ancak bu maddelerin rastgele üretilmesi ve çevreye yayılmasıyla 1960'lı yıllarda A.B.D gibi bazı batı ülkelerinde deterjanların doğa kirlenmesinde önemli rol oynadığı belirlenmiş ve bu konuda bir dizi önlemler alma zorunluluğu ortaya çıkmıştır.” ve
“Deterjanlara temizleyici özellik veren yapısındaki yüzey-aktif maddelerdir. Üreticiler çoğunlukla deterjanlar içinde pahalı olan bu maddeleri düşük oranda (%10-30) kullanmakta, onun yerine ucuz olan bentonit, kaolin, değişik tuzlar, asitler ve silikatlar gibi temizleyici özellikleri olan suda az eriyen inorganik maddeler karıştırmaktadırlar. Bir deterjanın yapısındaki biyolojik bozulmaya (biyodegredasyon) uğratmayan maddelerin oranı onun çevre kirlenmesi ve sağlığa olan zararlarının göstergesidir. Bu maddelerin su ve toprakta bozulmadan kalıp, akarsularla göl ve denizlere ulaşması buralarda yaşayan canlıları ve onlarla beslenen insanların sağlığını tehdit etmektedir. Son 25 yıl içerisinde birçok ülke deterjan üretiminde biyodegredasyonu hızlı yüzey-aktif maddeler ve katkı maddeleri kullanmaktadırlar. Yüzey-aktif maddesi Lineer alkil benzen (LAB) ve benzeri yapıda olan deterjanlar su ve toprakta daha hızlı biyodegredasyona uğradığından deterjan üretiminde öncelikle tercih edilmektedir. Örneğin A.B.D, 1963 yılından bu yana LAB dışında yüzey-aktif maddenin deterjanlara katılmasına izin vermemektedir.” Açıklamasını yapmaktadır.
Ülkemizde üretilen deterjanlara yakın zamana kadar katılan dedosil benzen (DDB) yüzey-aktif maddesi kimyasal yapısında sağlam halkalı gruplar içerdiğinden su ve toprakta bakteri ve enzimlerin etkisiyle oldukça güç çözünmekte dolayısıyla doğada giderek birikmekte idi. Bu tehlikeli gidişi durdurmak için DDB yasaklanmış ve onun yerine LAB kullanılmaya başlanmıştır.
LAB’ın kimyasal açıklaması ise, “Bir alkan molekülünden bir hidrojen atomunun koparılmasıyla türeyen ve genel formülü, CnH2n+1 olan tek değerli grup. Alkil grubu genellikle R ile gösterilir. Birer alkil olan metil (CH3-), etil (C2H5) ve propil (CH3-CH2-CH2-) grupları birer alkan olan metan (CH4), etan (C2H6) ve propandan (C3H8) türemiştir. Alkilleme: Petrol rafinasyonunda, alken (olefin) moleküllerine alkil gruplarının eklenmesi işlemidir.”
Deterjan içerisinde bulunan yüzey-aktif madde dışında önemli oranda (%70-90) bulunan temizleyici, beyazlatıcı, yumuşatıcı, köpürtücü, parlaklık verici ya da antiseptik özellik veren katlı maddelerinin çoğu da yüzey-aktif madde gibi insan organizmasına gıdalardan ve diğer yollardan girdiklerinde dokularda iritasyon sonucu olumsuz etkilere neden olabilmektedirler. Bir çok kanser türünün ise dokuların sürekli iritasyonu sonucu oluşabildiği literatürlerde bildirilmektedir. Ayrıca akciğer tahribatı, akciğer iltihabı, alerjik reaksiyonlar, santral sinir sisitemi, kalp, böbrek ve kan damar rahatsızlıkları, endokrin ve bağışıklık sistemi bozuklukları gibi önemli rahatsızlıkların kaynağı üretimde kullanılan katkı maddeleri ve dolayısı ile deterjanlar olabilmektedir.
Deterjanın kullanım yerleri ile temas sonucu vücudumuza giren miktarı, yapacağı zarar yönünden önemlidir. A.B.D'de bir günde insan vücuduna giren deterjan yüzey-aktif maddesinin ençok 0.3-3 mg arasında olduğu belirtilmesine karşın ülkemizde bazı yörelerde yapılan çalışmalar içme sularında dahi çok yüksek miktarlarda deterjan bulunduğunu ortaya koymuştur.
Her ne kadar vücudumuza giren günlük deterjan miktarı bilinmese de, bunun çok yüksek düzeyde olması güçlü bir olasılıktır. Bu nedenle biyodegredasyonu en hızlı olan deterjan kullanılmasının özellikle ülkemizde önemi büyüktür.
Sonuç olarak medeniyet gereği olan temizlik işlerimizde kullandığımız deterjanların vazgeçilmez yararlarının yanında çevre kirlenmesi ve özellikle sağlığımız açısından zararlarından korunabilmek için üretimlerinin kontrol altında tutulması zorunludur. Sağlık Bakanlığı tarafından sağlığa ve çevre kirlenmesine en az zararlı bileşimlerin saptanıp bu standardın dışında deterjan üretimine izin verilmemesi gerekmektedir.
Ayrıca üretici firmaların deterjan kullanımını özendirmek için giriştikleri reklam kampanyalarının abartılı ve gerçeği yansıtmaması da tüketicinin kafasında ‘madem süper ötesi temizlik sağlıyor, madem tüm zorlu kiri pası çıkarabilmekte o zaman neden her ay reklamlarda formülü yenilenir ya da geliştirilir olarak gösterilmeye çalışılmaktadır?’ Sorusunu tekrar ettirmektedir.
Gıda Mühendisi İsmail Erbay’ın bize gönderdiği bir makalesinde de:
“Sentetik temizlik ürünlerinin başlıcaları, Çamaşır ve Bulaşık deterjanları, Sıvı sabunlar ve Şampuanlardır. Sıvı sabunlar, bulaşık deterjanları ile şampuan hammaddelerinin orantıları değiştirilmiş halidir. Sabunun sıvılaştırılmışı değildir.
Bu temizlik mamullerinin içerisindeki kimyasallar insan vücudunda karbon yapımızı kırarak veya oksijeni tüketerek tamiri imkânsız hastalıklara yol açarlar. Sentetik temizlik ürünleri vücuduma dokunmasın gitsinler istiyorsanız yapılacak bir şey vardır:
1-Çamaşır makinesinde: Çamaşırlarınızı 8.000 kg ( 8 ton) su ile durulamanız gerekir.
2-Bulaşık makinesinde: Bulaşıklarınızı 6.000 kg (6 ton) su ile durulamanız gerekir.
3-Banyoda: Şampuan veya body jel kullanmışsanız 2.000 kg (2 ton veya 250 orta boy kova dolusu) su ile durulanmanız gerekir.
Küçük çocuğu olup ta boğaz enfeksiyonu geçirtmeden, bademcik problemsiz büyütebilen anne var mı? İnanın bu işin baş müsebbibi bulaşık deterjanlarıdır.
Bu mamulleri kullandığınız zaman bir diğer tesir ve etkisi ise çevre kirliliğidir. Bunların içerisindeki kimyasalların başlıca özellikleri bulundukları yerde oksijeni tüketmeleridir. Oksijensiz bir yerde ise hayat olmaz.
Nitekim 1978 yılında Marmara denizinde 126 balık çeşidi varken bu gün bu sayı 25 çeşide inmiştir. 2050 yılına kadar da denizlerdeki canlıların %98 inin yok olacağı tahmin edilmektedir.(Oxford başta olmak üzere amerikan üniversitelerinin açıkladıkları raporlardır.)
Bu işin bir diğer yönü daha ilginçtir. Şu an piyasada boy boy reklamlarla dayatılan pahalı deterjanların çoğu yabancı ve batı kaynaklı ürünlerdir. Elde ettikleri gelirlerle de bugün Irak’ta, Filistin’de, Afganistan’da, Lübnan’da; yarın Suriye’de, İran’da belki birkaç sene sonra da bize sıkılacak kurşunları veriyoruz İsrail, Amerikan ve İngiliz askerine.
Mis gibi kokan çamaşırlarınızı iyi koklayın lütfen. Filistin’de, Lübnan’da katledilen bebeklerin ten kokusu kan kokusu karışıktır. Depremlerde, sellerde can verenlerin kokuları da vardır o kokunun içerisinde. Bembeyaz duran çamaşırlarınıza da dikkatlice bakın lütfen. Filistin’de Lübnan’da ALLAH’IN lanetlediği toplumun katlettiği insanların kan rengini de görürsünüz.
Zerrelerin hesabına dönecek olursak bu sentetik ürünleri kullanmanın da bir hesabı vardır. Kimin nereye ne kadar sıkıntı çektirdiği nelere sebebiyet olduğunun ‘’zerre miskal hayrın-zerre miskal şerrin’’ hesabının verileceği bir ahiret gününe doğru gidiyoruz.
Bizim kullanmamamız belki çok bir şeyi değiştirmeyecek ama bizim bu hesabı verenlerin içerisinde olmamamız gerekmektedir. Temizliğin tabii yollarla yapılması gerektiğini sevdiklerimize tanıdıklarımıza bildirmek bir VAZİFEDİR-GÖREVDİR.” Dedikten sonra, Sabun kullanımı ile ilgili şu bilgileri vermektedir:
TABİİ (DOĞAL) TEMİZLİK: SABUN
Önce doğallık ne demek onu açıklayalım isterseniz:
YAĞ + KOSTİK= SABUN
Bildiğiniz ve aklınıza gelen tüm yağların kostikle muamelesinden sabun elde edilir.
KOSTİK: Bir damlası insanın gözünü kör edebilir. 2 Damla kulaktan içeriye akıtılsa insanın beynini parçalamaya yeterlidir. Ama sabun yapılırken yağın yağ özelliği kalmadığı gibi kostiğin de bu parçalayıcı özelliğinden eser kalmaz.
Kostik, Tuzruhu ve Çamaşır suyu aynı hammaddelerin ve tesislerin mamulleridir.
ELEKTRİK ENERJİSİ+ TUZ = KOSTİK + TUZRUHU + ÇAMAŞIR SUYU
Dünyadaki tüm ülkeler bu mamulleri elde etmek için aynı sistemi kullanırlar.(Klor-alkali tesisi).Kapalı bir tuzlu su havuzunda, arada yarı geçirken bir zar vardır, elektroliz uygulanmasıyla elde edilir. Su ve tuz iyonlarına ayrışır ve bu maddeler elde edilir.
Türkiye ve tüm dünyada zeytinyağlı sabunun en kaliteli sabun olduğu bilinir. Marketlerde ise birçok sabun ambalajının üzerinde ‘’%100 DOĞAL-Zeytinyağlı ‘’ ibaresi ve bir de zeytin dalı bulunur.
İstanbul Kasımpaşa’da bir zamanlar et sucuğu imalatı oldukça yaygınmış. Bu konunun üstatlarından birisi aşırı rekabetten bıkar ve bir tabela asar: %50 bıldırcın etinden et sucuğu diye. Bıldırcın eti en lezzetli et olduğu için sucuğu da mükemmel olacaktır. Herkes başına toplanır. Üstat bu işi nasıl yaptın diye. Cevap hazırdır: bir danaya bir bıldırcın, kullandım der.
İşte marketlerdeki sabun etiketi de budur. Normal sabunun içerisine katılan az biraz zeytinyağı o sabunun tamamının zeytinyağlı gibi anlaşılmasına yeterlidir. İlk başta da bahsettiğimiz gibi tüm sabunlar, hangi yağdan yapılırsa yapılsın, tabiidir, doğaldır.
Dış dünya ile irtibatımızı sağlayan en önemli elbisemizin, cildimizin temizliğinden bahsediyoruz. Çok hassas ve titiz davranmak zorundayız. Sadece %100 zeytinyağlı sabun kullanmakla beraber bu sabunda aranacak bir diğer özelliğin ise kesinlikle kimyasal veya sentetik bir dolgu veya katkı maddesi katılmamış bir sabun olması gerekmektedir. Basit bir misal verelim: Normalde bir koku açıkta bırakılsa uçar gider. Ama sabun veya şampuanlarda aylarca da kalsa koku gitmez. İşte kokunun uçmayıp kalmasını sağlayan özel kimyasal katkı maddeleri vardır. Bu kimyasal maddenin ise en kolay eriyeninin erime noktası 260 derecedir. Bu malzemeyi vücudunuzdan uzaklaştırmak isterseniz vücudunuza 260 derecelik birkaç yüz kg su dökmeniz icap eder. Ancak bu sayede bu kimyasalın zararlı etkilerini uzaklaştırmış olabilirsiniz. İnsan kemiği ise 230 derecede erir.
Piyasada görmüş olduğunuz rengârenk mis kokulu sabunların en az %85 i hayvansal iç yağından üretilmiştir. Bu yağın HINZIR (DOMUZ) dan elde edilmiş olabilmesi de ayrıca bir risktir. Bundan dolayı da %100 zeytinyağlı sabun kullanımı çok önemli bir değer daha kazanmaktadır.
Netice olarak: Çeşitli temizlik ihtiyaçlarımız için kullanmak zorunda olduğumuz deterjanları en az zarar oluşturacak şekilde kullanmaya çalışmak, ihtiyacımızın büyük bir kısmını hayvan kökenli olmayan sabunlarla gidermeye gayret etmek maddi ve manevi sağlığımız için bir çözüm olacaktır.
Kaynaklar:
1. Çevre ve Deterjan.Prof.Dr.İsmet Dökmeci
2. Su-Sabun-Deterjan.İsmail Erbay
3. http://www.sixwise.com/newsletters/05/07/06/the_toxic_dangers_of_typical_laundry_detergent.htm
4. http://www.soaringspiritwithtears.com/environment/soaps_detergents.html
90'ların "zengin oyuncağı" araç telefonları yeni baştan tasarlandı...
90'larda arabalarda bulunması büyük lüks göstergesi olan telefonlar cep telefonlarının yaygınlaşması ile birlikte tarihin tozlu sayfalarında yerlerini aldılar. Şimdilerde araba telefonlarının izine rastlayabilen yok.
Akıllı bir girişimci, arabanın içine monte edilen telefon fikrini öylesine farklı bir şekilde yorumlamış ki, otomobile monte edilmiş, otomobilden çıkarılamayan telefon konseptini oldukça eğlenceli bir şekilde tekrar hayata geçirmiş.
Ferrari, BMW ve Audi TT kasası içerisine yerleştirilmiş bu cep telefonları, özellikle küçük oyuncak araba tutkunları ile cep telefonundan ayrılamayan enteresan insanları etkileyecek gibi görünüyor.
Telefonlar 1.3 megapiksel kameradan 1GB dahili hafızaya, 2.2 inçlik dokunmatik ekrana, MP3, MP4 oynatıcıya ve daha bir çok güzel telefon fonksiyonu ile meraklısı oldukça fazla olan otomobilleri bir araya getiriyor.
Fiyatları ise 200 ile 224 dolar arasında değişiyor.
Aksaray Müzesi Müdürü Yücel Kiper, Kapadokya'nın bir parçası olan bölgenin çok ziyaretçi aldığını, ancak bu ilginin, Ihlara Vadisi'nden çıkan mumyaların sergilendiği Aksaray Müzesine yansımadığını söyledi.
Kiper, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Kapadokya bölgesini ziyaret eden yerli ve yabancı turist sayısının yıllık ortalama iki milyonu geçtiğini, Aksaray'daki Ihlara Vadisi, kervansaraylar ve yeraltı şehirlerini ziyaret eden turist sayısının da 650 bine ulaştığını belirtti.
Ihlara Vadisi'nde mezarlarda bulunan mumyaların da sergilendiği Aksaray Müzesinin ise aynı bölgede yer almasına karşın, bu ziyaretçi yoğunluğundan yeterince nasibini alamadığını belirten Kiper, "Kapadokya'nın bir parçası olan bölgemiz çok ziyaretçi alıyor, ancak bu ilgi Ihlara Vadisi'nden çıkan mumyaların sergilendiği müzemize yansımıyor. Müzemizi ortalama yılda sadece 10 bin kişi ziyaret ediyor" dedi.
Kedi mumyası da var
Kiper, ülkemizden pek çok kişinin mumya görmek için Mısır'a gittiğini belirterek, şunları kaydetti:
"Mumya görmek isteyenler, Mısır'a gitmek yerine Aksaray Müzesi'ne gelsin. Müzemizde sergilenen mumyaların çoğu Ihlara Vadisi ve çevresinden çıkarıldı.
Aksaray Müzesinde 10'uncu yüzyıla ait 4 sağlam mumya, bir erişkine ait eksik mumya, eksik çocuk mumyaları ve bir adet de kedi mumyası bulunmaktadır. En çok kedi mumyası ilgi görüyor.
Bir kilisede rahip mumyası ile kedi mumyası yan yana bulundu. Kedinin rahibe ait olduğu ve çok sevdiği için rahip öldüğünde birlikte mumyalandıkları sanılıyor.
Kedi mumyası havada uçuyor gibi durduğu için, 'rahibin uçan kedisi' olarak da adlandırılıyor."
Ihlara ve çevresinde bulunan mumyaların çeşitli dönemlerde yaşamış din adamları, rahip ve rahibelere ait olduğunu belirten Kiper, bu bölgede de eski Mısır'daki gibi, öldükten sonra yeniden diriliş olacağına inanıldığını söyledi.
Kapadokya bölgesindeki mumyalama geleneğinin Mısır'dakinden farklı olduğunu anlatan Kiper, "Mumyaların içleri ve üzerleri, kaynatılan üzüm şıralarından ve bölgedeki güzel kokulu otlarla hazırlanan özel bir sıvı ile kaplanıyordu. Bu işlemin ardından ısısı çok fazla değişmeyen bir ortama konan mumyalar, günümüze kadar ulaşmayı başardı" dedi.
Kiper, Kapadokya bölgesini ziyaret eden herkesi bu mumyaları görmeye davet etti.
3 yıl içinde uygulamaya geçecek “biyonik göz” sistemiyle görme engelliler tekrar gün ışığına kavuşacak.
Retinanın iç tabakasındaki bozukluktan kaynaklanan ’sarı nokta’ ve ’tavuk karası’ hastaları “biyonik göz”le tekrar gün ışığına kavuşacak. Dünya Göz Hastanesi’nin düzenlediği “Biyonik Göz Sempozyumu”na katılan Doç. Dr. Rajat Agrawal, VATAN’ın “Argus” adı verilen “biyonik göz”le ilgili sorularını yanıtladı:
“7 yıldır Argus üzerinde çalışıyoruz. Bu süre içinde Argus 1 ve Argus 2 modellerini geliştirdik. Bu iki modeli 23 hasta üzerinde başarıyla uyguladık. Çalışmaları süren Argus 3 modelini ise 2-3 yıl içinde tüm dünyada uygulayacağız.”
Agrawal “biyonik göz”ün nasıl çalıştığını ise şöyle anlattı: “Üstünde kamera bulunan bir gözlük, bilgisayar ve gözün içine yerleştirilen biyonik gözden oluşuyor. İlk aşamada gözlüğe bir kamera yerleştiriliyor. Kameranın ucu ise bir kabloyla cep bilgisayarına bağlanıyor. Kamera gördüğü görüntüyü bilgisayara iletiyor. İşlenen bu görüntüler bir kabloyla tekrar gözlüğe iletiliyor. Gözlük görüntüyü gözün içine yerleştirilen biyonik göze yolluyor. Biyonik gözün içine yerleştirilen 16 elektrot elektrik uyarımıyla bu işlenmiş görüntüler beyne gidiyor ve böylece görüntü algılanmasına neden oluyor. Bir başka ifadeyle kameralı gözlük, bilgisayar ve biyonik göz retinanın iç takabakası işlevini üstleniyor. Argus, sarı nokta ve tavuk karası hastalarında yüzde 100 görme sağlamayacak. Ancak yüzde 10’luk bir görme sağlayacağız.”
Dünya Göz Hastanesi’nde uygulanacak
Dünya Göz Hastanesi’nden Doç. Dr. Yusuf Durlu ise “Argus 3 bittiğinde, dünya ile eş zamanlı olarak Türkiye’ye gelecek ve uygulama Dünya Göz Hastanesi’nde yapılacak. Metin Şentürk’e biyonik göz takacağımız söylentileri var. Bunlar kesinlikle doğru değil. Sarı nokta ve tavuk karası hastaları 3 yıl sonra biyonik gözden yararlanacak” dedi.
Rusya'nın ilaç kalıntısı nedeniyle geri gönderdiği domatesleri iç pazarda vatandaşa satıyorlar.
Ziraat Mühendisleri Odası Antalya Şube Başkanı Vahap Tuncer, Rusya'nın tarım ilacı kalıntısı nedeniyle Türkiye'den ihracatını durdurma kararı aldığı yaş sebze ve meyzelerin iç piyasada tüketildiğini söyledi.
"İç pazara ilişkin ciddi bir denetim söz konusu değil" diyen Tuncer, "Bu ürünler çöpe de dökülmediğine göre nasıl değerlendirildiğini anlamak kolayca mümkün. Maalesef ülkemizde yoğun bir şekilde tüketime devam edilmektedir" dedi.
Tuncer, tarım ilaçlarının sebze ve meyvelerde hastalıklara karşı yoğun olarak kullanıldığını söyledi. İlaç kullanımının ardından ilacın parçalanması için yeterli süre beklenmeden hasat edilen ürünlerde ilaç katıntısına rastlanıldığını kaydeden Tuncer, "Bunlar da insan ve çevre sağlığına tehdit oluşturmaktadır" dedi.
İlaç kalıntılarına ilişkin iç pazarda çok ciddi denetimin sözkonusu olmadığını kaydeden Tuncer, "İç piyasada denetim olmadığına ve ithalatı yasaklanan ürünler de çöpe de dökülmediğine göre nasıl değerlendirildiğini anlamak kolayca mümkün. Maalesef bizim ülkemizde yoğun bir şekilde tüketime devam edilmektedir" diye konuştu.
İlaç kalıntılarına ilişkin sorunun üretimden kaynaklandığının altını çizen Vahap Tuncer, "Kimyasal kullanıyorsunuz. Bunu bilimsel veriler çerçevesinde insan ve çevre sağlığına zarar vermeyecek şekilde kullanmak zorundasınız. Sorun üretimden kaynaklanıyorsa, çözümü de üretim aşamasında getirilmeli. Mevzuat çıkartarak, analizler yaparak, laboratuarlar kurarak bu sorunu engellemek mümkün değildir" şeklinde konuştu.
Yaş sebze ve meyvede ilaç kalıntısını engellemk için bütün tedbirler alınsa dahi tarım ilacı kalıntısı sorununun her zaman olacağını vurgulayan Vahap Tuncer, şunları söyledi:"Bunları sıfırlamak mümkün değildir. Rusya'ya gönderilen ürünlerde sadece tarım ilacı kalıntısından bahsedilmiyor. Geçen yıl gönderilen narenciye ürünlerinde zararlı böcekler bulunması nedeniyle ihracat engellendi. İlaç kullanımı iki tarafı keskin bir bıçaktır. İlaç kullanmadığınız takdirde böcek görülmekte, ihracat engellenmektedir. İlacı düzgün kullanmadığınız takdirde yine ihracat engellenmektedir. Önemli olan düzgün bir mücadele programı izlemektir.
DOMATESİN KİLOSU 25 YKR'YE DÜŞTÜ
Rusya'nın Türkiye'den yaş sebze ve meyve alımını 7 Haziran'dan itibaren durdurma kararı semt pazarlarındaki fiyatları da etkiledi. Antalya'da geçen hafta pazarlarda 75 YKr'den satılan domatesin kilosu bu hafta 25 YKr'ye kadar geriledi. 4 kilogram domates pazarlarda 1 YTL'den alıcı bulurken, vatandaşlar bu durumdan memnun olduğunu söyledi. Pazar esnafı sattıkları domateste ilaç kalıntısı olmadığının garantisini verirken, müşteri ise ilaç kalıntısından daha çok düşen fiyatlara ilgi gösterdi.
Popstar, Alaturkastar'dan sonra İlahi Star yarışması geliyor...
Popstar, Alaturkastar derken sıra geldi İlahi Star’a... Meltem TV’de ekrana gelecek İlahi Star yarışması için ön elemeler başladı. “İlahilerin Yıldızı” ismi ile ekrana gelecek olan yarışmada, tasavvuf eserleri seslendirilecek. İlahi Star yarışmasının jürisinde Amir Ateş, İsmail Coşar, Yahya Soyyiğit ve Galip Sokullu olacak. Yurtiçi ve yurt dışından binlerce yarışmacının ön elemeler için başvurduğu öğrenildi. İlahi Star’ın formatı Popstar ile aynı.
Depremi önceden tahmin etmek için NASA gökyüzünde araştırma yapıyor!
Çin'de meydana gelen deprem öncesi iyonosferde elekrik hareketliliği yaşandı. NASA, depremi önceden tahmin etmek için iyonesferde araştırma yapıyor
Depremleri önceden tahmin edebilmek için yıllardır araştırma yapılmasına rağmen, gelecekteki bir depremin zamanını güvenilir şekilde tahmin edebilmek hâlâ mümkün değil. Ancak Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA, depremleri tahmin edebilme çalışmalarında önemli bir aşamaya gelindiğini açıkladı. NASA'daki araştırmacılar, İngiliz uzmanlarla biraraya gelerek uzay merkezli bir erken uyarı sistemi geliştirilip geliştirilemeyeceğini araştırıyorlar.
Atmosferdeki diğer tabakalardan farklı olan iyonosfer, güneşten gelen radyasyona açık olduğu için elektrik yüklü. Ve birçok defa uydular, deprem bölgelerinin 100-600 km yukarısındaki atmosfer tabakasında belli bir hareketlilik saptadılar. Bu hareketliliğin en önemlilerinden biri, iyonosferdeki elektron ve diğer elektrik yüklü zerrelerin yoğunluğunda gözlenen değişimler oldu. 12 Mayıs'ta Çin'de meydana gelen ve 70 bin üzerinde insanın yaşamını yitirdiği deprem öncesi de benzer hareketlilik meydana geldi.
NASA Ames Araştırma Merkezi'nde görevli fizikçi Minoru Freund, "Bazı depremlerle kimi deprem-öncesi sinyaller arasında açık bir bağlantı kurabileceğimize inanıyorum" diyor. Freund, sağlam bilimsel verilere sahip oldukları konusunda 'temkinli bir iyimserlik duyduğunu' belirterek, eldeki bilgileri doğrulamak için bir dizi deney hazırladıklarını söylüyor. NASA'daki araştırmacıların erken deprem uyarı sistemi geliştirilmesi konusunda işbirliği yaptığı İngiliz Surrey Sattellite Technology Limited kurumunun yetkililerinden Stuart Eves, "Eldeki veriler, teknolojik bakımdan bir eşiği atlamaya çok yaklaştığımıza işaret ediyor" diyor ve devam ediyor: "Ancak, deprem meydana gelmeden, etkisinin ne kadar büyük olacağını ve ne kadar süreceğini bilemiyoruz."
NASA araştırmacılarından Minoru Freund da, depreme işaret eden diğer bilinen faktörlerin de bu sisteme dahil edilebileceği inancında. Bunlar arasında depremin merkezinden çıkan güçlenmiş kızılötesi ışınlarla, düşük frekanslı elektrik ve manyetik alan verilerindeki anormallikler yeralıyor.(bbc)
Eğer patronunuzdan zam istemeye hazırlanıyorsanız bu ilginç öneriyi dikkate alın.
Bilimciler, patrondan zam istemek gibi pazarlıklarda beyindeki "seretonin" maddesi yüksek oranda olanların daha başarılı olduklarını buldu.
Seretonin seviyesini yükseltmek için de bol peynir yenmesi tavsiye edildi; hem de patronun odasına girmeden hemen önce. Böyle hassas pazarlıklarda başarılı olabilmemiz için, vücudun "tryptophan" adlı aminoasitlerden "seretonin" üretmesi gerekiyor.
Tryptophan da en çok peynirde bulunuyor. Görüşmeden hemen önce bir peynirli sandviç yerseniz bu size ihtiyacınız olan seretonin’i rahatlıkla sağlıyor. Cambridge Üniversitesi psikologları, araştırma kapsamında gönüllülere değişik diyetler verdi ve seretonin seviyeleri düşük olanlarının karar verirken duygularına daha çok teslim olduğunu tespit etti. Seretonin seviyeleri yüksek olanlar ise daha mantıklı davrandılar.